Yılanı Korkunç Kılan Dilidir / Mine Sögüt

Çok eski bir arkadaşım yan masada oturuyor. Daha dün aynı endişelerden yola çıkıyor, aynı hayallere varıyorduk. Bugün en temel noktalarda bile ayrı düşüyoruz; aynı şeyleri söylemek isteyen dilimiz birbirine düşman cümleler kuruyor. İkimiz de artık birbirimizin dilini bilmiyoruz. Galiba kendi dilimizi bile… bilmiyoruz.

Öfkemiz içimizde derin bir uyku.

İsimler, sıfatlar, zamirler ve fiiller bazen -ya da aslında şimdi, şu günlerde- hiç tekin değiller. Ben artık o uykudan uyanmak ve o eski arkadaşımla birlikte kaybettiğimiz dilin peşine düşmek istiyorum. Şu an konuştuğumuz dili yutmak istiyorum. Mümkünse yeni bir dil bulmak… istiyorum.

Devamlı bölünen, çatallanan dilimizi artık bir kenara bırakalım.

Çünkü iktidarlar dillerin bölünmesinden nemalanırlar.

Kendi dilleri çatallıdır, tüm diller de çatallı olsun isterler.

İktidarlar, bir yılanı korkunç kılanın ne olduğunu bilirler.

Sözcüklerin tarihleri tehlikeli. Dediğimle demek istediğim, duyduğumla duymak istediğim bazen arapsaçı. Korkuyorum; barış desem, o söz savaşa varır; bitti dediğimde başlar; iyinin kötü olması an meselesi.

Arkadaşım ve ben ve rüyalarımız… Keşke rüyalarımız yeniden aynı olsa. Kendi sağduyumuzu elden hiç bırakmasak. İlerde utançla anılacak iktidarların müttefiki olmaya heveslenmesek. Ne olup bittiğini tam olarak anlamadan büyük heyecanlara kapılmasak.
Tarih boyunca o hevesleri, o heyecanları iktidarların çatallı dilinden dökülen hamasi sözler, dayanaksız vaatler besledi; bunu biz iyi bilirdik, ne zaman unuttuk? Şüpheyi hep baş tacı bilirken, nasıl oldu da güven girdabına kapıldık?

Dili sadece kelimelerden oluşuyor sanmak hatiplerin kandırmacası. Eflatun’un dediği gibi, hitabet süslü bir “ikna ve kandırma sanatı”. Sadece kelimelerin gücüne yaslanıp sahte değerler yaratmak çok kolay. Bu değerlerle dünyayı yönetmek de...

Tamam bunu aslında ikimiz de biliyoruz ama yine de daha dün aynı dili konuşurken, nasıl oluyor da bu kadar uzak düşüyoruz?

Efsaneye göre insanlar bir zamanlar Tanrı’ya ulaşmak için muazzam bir kule yapmaya başladılar. Tanrı onların bu cüretine öfkelendi. Kuleyi yıktı ve o zamana kadar aynı dili konuşan insanların dillerini birbirinden ayırdı. Babil Kulesi’ne dair kutsal metinlere bakılırsa Tanrı, kendi katına varabileceğine inanan insanın kibrine hiddetlendi.
Oysa Tanrı, yani iktidar belli ki sadece korkuyor. Aynı dili konuşan ve birbirini anlayan insanların gücünden korkuyor.

Biz ne yapıyoruz?

Yitirdiğimizi anladığımız ortak dili yeniden kurmanın yollarını arayacağımıza, mevcut farklılıklar üzerinden inşa edilen ve düşmanlığı besleyen bir sistemi yüceltiyoruz.
Kendi gücümüzü sabote ediyoruz.

İnsanlar asırlar boyunca iktidarlar tarafından Tanrı’nın gazabına uğradıklarına ve bu yüzden farklı diller konuştuklarına inandırıldılar. Oysa iktidar gibi, o iktidarların hedefindeki insanlar da kendi kaderlerini kendileri çizerler. Yani tanrıların öfkesine ve bizi birbirimize düşürmek için dillerimizi ayırdıklarına inanmak mümkün değil; çünkü her birimizin beyninin içinde bir ortak dil hayaleti dolaşıyor. O yüzden dünyanın farklı köşelerinde, farklı kelimelerle ama aynı prensiplerle şekillenmiş diller konuşuluyor. Evrensel bir gramer bilgisine vâkıf olan insan aklı, evrensel doğruları da sezebilecek güçte.

Kutsal metinler istedikleri kadar, önce söz yani dil vardı desinler; dilden önce düşünce var.

Babil Kulesi, biz tanrılar katına çıkılmaz diye düşündüğümüz için yıkıldı.

Tanrılar katına çıkılır diye düşünelim, kule hemen yeniden yükselir.

O tanrılar da dilleri ayırmakla işin bitmeyeceğini öğrenir.

Tanrılar bunu öğrensinler diye, arkadaşım da ben de bir süre sussak. Dilini yutmuş iki yılan gibi. Sadece birbirimizin gözlerinin içine baksak. Anlamadığımız her şeyi, o sessizliken anlasak; o sessizlikte, kaybettiğimiz dilimizi… kaybettiğimiz aklımızı… yeniden bulsak; yan yana masalarda değil, arkadaşım ve ben artık yine aynı masada otursak.



Arşiv