Zamanın felaketi, Marina Garcés

Eleştirel düşüncenin önündeki başlıca görev, ölümsonrası ideolojiye başkaldırmaktır.

Çağımız, her şeyin sona ermekte olduğu bir çağ. Modernitenin, tarihin, ideolojilerin ve devrimlerin sonunun geldiğini görüyoruz. Nicedir ilerlemenin –vaat, gelişme ve büyüme zamanı olarak geleceğin– ortadan kalkışını seyretmekteyiz. Su, petrol ve temiz hava gibi temel kaynakların tükenişine, ekosistemlerin ve ekoçeşitliliğin çöküşüne tanık oluyoruz. Kısacası zamanımız her şeyin sona ermekte olduğu bir dönem, zamanın kendisi dahil. Gerilemede değiliz. Bazılarına göre türümüzün tükenmesi sürecindeyiz. İnsan türü olarak neslimiz tükenmeyecek belki; ama gelişmeye, ilerlemeye ve yayılmaya dayalı uygarlığın yok olacağını söyleyebiliriz.

Her gün karşımıza çıkan basın açıklamaları, akademik tartışmalar, kültür endüstrisi, kendimiz hakkında düşünürken zamanın tükenmekte olduğu, zamanın sonuna geldiğimiz perspektifinden bakmamız gerektiğini dayatıyor bize. Güneş sisteminin dışında gezegenler arıyoruz. Bu gezegenlerin peşine düşenler 21. yüzyılın Kolombları ve Marco Poloları. Film kahramanları artık Vahşi Batı’yı değil Mars’ı fethediyor. Kimi safdiller şimdiden uzaya gidiş biletlerini aldı bile. Kaçış yolları planlanıyor ve sınırlı dünyamızın zenginleri kaçmak için kuyruğa girmiş durumda.

Aslına bakarsanız geleceğin ve ilerleme fikrinin ölümü epey zaman önce ilan edilmişti. Daha 1980’li yıllarda, gelecek geçmişe dair bir fikre; ilk dönem Aydınlanmacılara, vizyonerlere ve nostaljik devrimcilere özgü bir şeye dönüşmüştü. Küreselleşme ebedi bir şimdiki zaman vadediyordu; gelişmekte olan ülkelerin eninde sonunda ulaşacağı, biz dünyanın bütün sakinlerinin giderek birbirine bağlanacağı bir varış noktası. Ama son dönemlerde, tarihin sonu yön değiştirdi. Şimdi önümüzde duran ebedi bir şimdi ya da varış noktası değil, bir tehdit. 11 Eylül’le birlikte gerçekliğin ve tarihin yeniden harekete geçtiği söylendi ve yazıldı. Ancak bugün kendimize sorduğumuz soru, bu hareketin “hangi yönde” olduğu değil “ne kadar” süreceği.

İşimi daha ne kadar koruyabileceğim? Eşimle ne kadar birlikte olacağım? Emekli maaşları ne zamana kadar verilebilecek? Avrupa daha ne kadar süre Beyaz, seküler ve zengin kalacak? Daha ne kadar süre içme suyu bulabileceğiz? Demokrasiye inanmayı daha ne kadar sürdüreceğiz? En mahrem meselelerden en ortak meselelere, bireysel olandan evrensel olana, her şey bu “daha ne kadar”ın gölgesinde yapılıyor ve bozuluyor. Tarih harekete geçmiş olsa bile, bizim bir geleceğimiz yok hâlâ. Değişen, şimdiki zamanla ilişkimiz: Sonsuza dek sürmesi beklenen şimdi, dayanıksız bir şeye dönüştü. Kelimenin tam anlamıyla sürdürülemez bir şey artık. Böylece, her şeyin kökten değişebileceği veya her şeyin kesin olarak sona erebileceği, eli kulağında bir tehlike zamanına doğru hızla ilerliyoruz. Gelmesi beklenenin bir vahiy mi yoksa felaket mi içerdiğini anlamak kolay değil. Kıyamet hayranlığı siyasi, estetik ve bilimsel ortamlara hâkim olmuş durumda. Bu yeni baskın ideoloji zihinlerimizin en derin köşelerine virüs gibi yayılmazdan önce, mutlaka yalıtıp analiz etmeliyiz onu.

“Daha ne kadar?” sorusuyla birlikte, “ya şimdi ya hiç”, “şimdi değilse ne zaman” itkisi de uyanıyor. Bu itkiden, günümüzün protesto hareketleri, yaşamın öz-örgütlenmesi, savaşlara yapılan müdahaleler, ekolojik dönüşüm, kültürün serbest paylaşımı ve yeni feminizm akımları doğuyor. Sorunun her iki tarafında da aynı farkındalık mevcut: Ters giden bir şeyler var; başka bir deyişle, bunun çökmeden sürmesi mümkün değil. Paylaştığımız şey, aynı sınırlılık deneyimi. Herhangi bir sınırlılık değil bu: Yaşanabilir olanın sınırı. Ötesine geçince yaşamın belki devam edeceği, ama bizim için, insan yaşamı için sürmeyeceği bir eşik. Yaşanabilir hayat: Zamanımızın büyük meselesi bu işte. Bazıları için mesele hayatta kalmaktan ibaret, gezegenden çekip gitmek anlamına gelse bile. Bazılarımızsa dönüp o eski meseleyi getiriyoruz masaya veya sokaklara: Yaşanabilir hayat, yaşamaya değer hayattır. Sınırları da, uğruna mücadele etmeyi sürdürebileceğimiz sınırlardır.

İnsanlar bugün zamanın tükenmekte olduğunu söyleyip de kendi ölümlerinin geriçevrilemezliğine doğru ilerlemeyi kabul ettiklerinde, bahsettikleri hangi zaman ve hangi ölümdür? Tam olarak, yaşanabilir zaman. Soyut ya da boş bir zaman değildir söz konusu olan; kendi yaşam koşullarımıza müdahale etmeyi sürdürebileceğimiz zamandır. Bugün yaşanabilir zamanın tükenişi ile, hatta nihai olarak antropolojik çöküş ve soyu tükenmenin geriçevrilemezliği ile karşı karşıya olduğumuz için, artık çağımız postmodern çağ değil sürdürülemezlik çağıdır. Artık geleceği kaygısızca ardında bırakmış olan postmodern durumda değil, başka bir son deneyiminin içinde, ölümsonrası durumdayız. Buradaki “-sonrası” (post) eki, modernitenin büyük ufuklarını ve atıflarını ardımızda bıraktığımızda açılan şeye işaret etmiyor. Bizim “-sonrası”mız, “sonra”dan sonra gelen: Ölümsonrası bir sonrası; kendi sonumuzun gerçekten gelebileceğini kavrayıp kısmen de kabul ettikten sonra kendimize tanıdığımız bir uzatma süresi.

Sürdürülemezlik 

Gitgide “bu”nun (kapitalizmin, ekonomik büyümenin, tüketim toplumunun, üretimciliğin, artık nasıl adlandırırsanız) sürdürülemez olduğuna dair yaygınlaşan farkındalığımız, mevcut durumun kökten sorgulanmasına yol açar. Bu yüzden dile getirilmesi istenmez. Ya da bu yüzden, yıllardır türlü türlü terminolojik ve ideolojik numaralarla bu durumun ifadesi etkisiz hale getirilmiştir. 1970’li yıllardan beri kapitalizme yönelik radikal eleştirileri bastırmanın başlıca stratejilerinden biri sürdürülebilirlik kavramı, özellikle de sürdürülebilir kalkınma kavramı olmuştur.

Sürdürülebilirlik ilk kez, Roma Kulübü’nün 1972 tarihli Büyümenin Sınırları raporunda, sınırlı bir gezegende sınırsız büyümenin mümkün olmadığının belirtilmesiyle bir soru ya da sorun olarak ortaya atıldı. Raporun dünyaya yönelttiği soru, “daha ne kadar”ı da içeriyordu: Yaşam için gereken doğal kaynakların toplamı olarak yerküre, insanlığın üretken ve yaşamsal faaliyetleri tarafından maruz bırakıldığı sömürü ve tahribat hızına, çökmeksizin, daha ne kadar dayanabilir?

Buna getirilen yanıt, artık çözülmesi gereken bir çelişki olarak değil sahip çıkılacak bir çözüm olarak desteklenen “sürdürülebilir kalkınma” oldu. 1987 Brundtland Raporu’na göre, sürdürülebilir kalkınma “gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini riske atmadan bugünün ihtiyaçlarını karşılayan” kalkınmaydı. Kavram, aslında siyasi çatışma konusu olan bir şeyi terminolojik tartışmaya çeviriyordu. İktisatçı José Manuel Naredo’nun ve diğerlerinin açıkladığı gibi, bu çatışma Henry Kissinger’ın bizzat müdahalesine kadar vardı. Kalkınmanın sürdürülebilirliği konusundaki ideolojik bariyer, ekonomik sistemin kendisinin sürdürülebilirliği üzerine tüm tartışmaların bastırılmasını sağladı. Neoliberalizm fikir savaşını ve günümüze dek bütün yeryüzünde kişisel ve kolektif arzulara hükmedecek olan tahayyül savaşını kazanıyordu. Çevre sorununun sürdürülebilirlik söylemi devreye sokularak içerilmesi, komünizmin tarihsel yenilgisinden sonra ortaya çıkması muhtemel her türlü yeni sorgulamayı da etkisiz hale getiriyordu.

Bununla birlikte, 2008 krizinden itibaren, tam da kapitalizmin sürdürülebilirliği ciddi şekilde sorgulanmaya başladı. Günümüzde kıyamet senaryolarını ve geleceğin iptali hikâyelerini körükleyen bu sorgulama, büyüme ve spekülasyona dayalı bir iktisadi sistemin varlığını sürdürmesinin zorluğuna dikkat çekiyor. “Daha ne kadar” sorusu artık sadece doğal kaynaklara ve enerji kaynaklarına ne kadar süre ulaşılabileceğini gündeme getirmiyor. Daha da ileri gidiyor: Kapitalist sistem, çökmeksizin, kendi büyüme hızına daha ne kadar dayanabilir? Soru, gezegen ve sınırları meselesinden balonlara ve onların istikrarsızlığına kayıyor. Çökmek üzere olan sonlu kaynaklara sahip bir gezegende; her an patlamaya hazır –finansal, emlak, vb.– balonların üzerinde yaşıyoruz.

Klasik iktisatçıların ve Marx dahil pek çok düşünürün daha önce belirtmiş olduğu gibi, kriz kapitalizmin bünyesine içkindir. Ama bugün tartışma konusu olan, büyüme öncülünün iktisadi faaliyetin koşulu olarak kabulü. 18. yüzyılda büyümenin siyasal iktisattan ayrılamaz olmasında mantıklı bir yan vardı, çünkü doğrudan yaşanan buydu: sömürgeci yayılma, servetin katlanarak artışı, sanayileşmede görülen teknik sıçramalar, nüfus artışı, vb. Ancak bugün algılanan bunun tam tersi. Bugünkü yaşam koşullarımıza dair gerçek deneyimimizle çelişen bir ilkeyi korumanın ne anlamı var? Aksi yöndeki her türlü kanıta rağmen ileri sürülen bir ilke, dogmaya dönüşür. Sürdürülebilirlik ilkesinin arkasında saklanan da bir dogmadır. Bugün vazedilen sürdürülebilirlik sadece doğal kaynakları degil, mevcut haliyle iktisadi sistemi de kapsar. Yeni slogan “Sistemi Sürdürülebilir Kıl”dır. “Kemer sıkma politikası” diye adlandırılan şeyin –yani özellikle Avrupa’nın güneyinde uygulanan kamu harcamalarında kesintiye gitme ve kamu hizmetlerini özelleştirme politikasının– başlıca argümanı bu olmuştur.

Kemer sıkma, çağımızda kolektif kararların dönüm noktalarında bol keseden kullanılan tabirlerden biridir. Etik bir değer olan tüketimcilik-karşıtı, küçülme yanlısı, çevre dostu kanaatkârlıkla en ufak bir ilgisi olmayan, sadece sistemin sürdürülebilmesi için önerilen bu tasarruf tedbirleri, esas olarak kamu harcamalarını kısıtlayan ve iyi yaşam beklentilerini ayrıcalığa indirgeyen bir mekanizma işlevi görür. Dosdoğru söyleyecek olursak, onurlu bir yaşamın sınırlarının yeniden düzenlenmesi anlamına gelir.

Bu noktada, “daha ne kadar” sorusunun, insanlar olarak bizi ve yaşam koşullarımızı sorgulayan yeni bir boyutu devreye girer. Biz insanlar, kendimize dayattığımız yaşam koşullarına, çökmeden (bireyler olarak) veya tükenmeden (tür olarak) daha ne kadar dayanabiliriz? 1970’lerde gezegenin sonluluğuna işaret eden sürdürülebilirlik meselesi, bugün doğrudan kendi kırılganlığımızı ve sonluluğumuzu ortaya çıkaran bir bumerang gibi bize yönelmiş durumda. Böylece, üçüncü bir sınırlılık deneyimiyle yüz yüze kalıyoruz: Gezegenin ve sistemin sınırlarının yanı sıra kendi hayatlarımızın güvencesizliğinin getirdiği sınırlar söz konusu. Çağımızın felsefesinde, sanatında, beşeri ve sosyal bilimlerinde yinelenen bir tema haline gelmiş bu güvencesizliğin, ille de birbiriyle örtüşmeyen pek çok veçhesi var. Daha zengin toplumları saran psikolojik ve fiziksel sıkıntılardan daha yoksul toplumlardaki geçimlik ekonominin çöküşüne varasıya... Etkilenen ister ruhumuz ister midemiz olsun, her iki uçta da bizi sıkıntıya sokan, kendi yaşam koşullarımıza müdahale etme ve onlarla baş etme imkânı bulamamanın yarattığı çaresizliktir. Başta da söylediğimiz gibi, yaşanabilir zamanın sonundayız. Yeni bir umutsuzluk noktasında.
Bu durum daha 1950’li yıllarda, başka yazarların yanı sıra Günther Anders tarafından da İnsanın Eskimişliği (Die Antiquiertheit des Menschen)[1] kitabında ilan edilmişti. İnsanların küçüldüğünü söylemişti Anders. Dünyanın enginliği veya sonsuz gökyüzü karşısında değil, kendi eylemlerinin sonuçları karşısında küçüldüğünü. Anders teknik rasyonalitenin toplama kampları ve atom bombası üretip yönettiği bir çağda yazıyordu. Ancak bahsettiği sadece bu yeni, programlanmış yıkım kapasitesi değildi. Gerek bireysel gerekse kolektif insan edimlerinin, kendi yarattıkları ve içinde yer alacakları bu karmaşıklığa ayak uyduramayacağı yolunda, giderek daha tedirgin edici hale gelen bir sezgiye işaret ediyordu. Bilinç ve irade olarak özne, dünyadaki edimleri yönlendirme, dolayısıyla tarihin dümenini elinde tutma yeteneğini yitirmişti. Bu sezgi, dünyayı siyasal eylem yoluyla kökten değiştirmeyi hedefleyen modern devrimci dönemin yenilgisinin de habercisiydi aynı zamanda. O zamandan bu yana, bizi acı verici bir çelişkinin kavşağına yerleştiren bir ölçek sorunumuz olageldi: Küçük ve güvencesiziz ama haddinden fazla gücümüz var.

Postmoderniteden sonra
Böylece, postmodern durumdan ölümsonrası duruma geçtik. “Sonra” nın anlamı değişti: Artık moderniteden sonrası değil, “sonrası olmayan bir sonra” söz konusu. Bu değişimin uygarlık üzerindeki etkileri bugün özellikle edebiyatta, görsel-işitsel kurgularda ve diğer sanatlarda inceleniyor. Gelecekteki trendlerin izini süren kurgusal gazetecilik de bu konuya hayli dikkat gösteriyor. Peki biz bu meseleyi nasıl ele almalıyız? Anlamanın bizi korku ve teslimiyetin ötesine taşımasını sağlayacak şekilde nasıl düşünmeliyiz?

Postmodern durum Jean-François Lyotard tarafından büyük anlatılara ve bunların bilim, dil ve bilgi üzerindeki etkilerine duyulan inancın kaybolması olarak tanımlanmıştı. Lyotard’ın çözümlemesine göre postmodern bilgiyi niteleyen şey, ne daha adil bir topluma doğru ilerleme sahnesi olarak tarihin, ne de hakikate doğru bilimsel ve kültürel birikimi değerlendirme ufku olarak ilerlemenin, artık epistemolojik, kültürel ve siyasal faaliyetleri meşrulaştırmak için çerçeve oluşturabilmesiydi. Lyotard’ın 1979 tarihli Postmodern Durum kitabında belirttiği üzre[2], postmodern “sonra”, ilerleme üzerine kurulu tarihsel üst-anlatıdaki doğrusal anlamından kurtulmuş ve çoklu zamanlara, heterokronilere, kesintinin değerine, olaya ve süreksizliklere açılmıştır. Postmodern “geleceksizlik”, tıpkı o yıllarda yaşam gücü ve öfke çığlıkları yükselten punk için olduğu gibi, özgürleşme olarak yaşanıyordu. Buna karşılık, bugün ölümsonrası durum üzerimize yeni, tek ve doğrusal bir anlatının dayatılmasıyla çöküyor: yaşam koşullarımızın geriçevrilemez yıkımı anlatısı. İlerleme ve devrimin geriçevrilemezliğinin nitelediği modern tarih anlayışının bu tersyüz olmuş hali, gelecekte artık tarihin gerçekleşmesini değil içe patlamasını barındırıyor. Tarihsel doğrusallık geri geldi gelmesine, ama artık tünelin ucundaki ışığa işaret etmek yerine bitmez tükenmez bir yapay ışıkla aydınlanan vitrinlerimize gölgesini düşürüyor.

Geleceğin anlamı üzerine bu yeni anlatı, bugünü nasıl deneyimlediğimizi de kökten değiştiriyor. 1980’li ve 90’lı yıllarda ekonomik küreselleşme, insanlığı imkânlarla, simulakrumlarla, hemen-burada gerçekleşecek vaatlerle dolu ebedi bir şimdi’yi kutlamaya çağırıyordu. Postmodernite bu yeni ortaya çıkan zamansallığın anlamını ve gerilimlerini ayrıntılandırdı. Geçmişin yükünden ve gelecek bahanesinden kurtulan küreselleşme, aşırı tüketim, sınırsız üretim ve dünyanın siyasal birleşmesinden oluşan ebedi bir şimdi vaadi sunuyordu. İnterneti uzlaşma biçimi, yeryüzünü de kurtarılmış cemaatin imgesi haline getiren ticari bir ekümenizmdi bu. Söz konusu şimdiki zamanda artık geleceğe ihtiyaç yoktu, çünkü gelecek bir şekilde zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmek üzereydi.

Ölümsonrası durumda yaşadıklarımız, bugün bazı tartışmalarda öne sürüldüğü gibi geçmişe dönüş veya büyük bir gerileme değil, ebedi şimdinin çöküşü ve yerine bir zaman-sızlığın (no tiempo) geçmesidir. Selametin şimdiki zamanından lanetlenmenin şimdiki zamanına geçiş. Bizim şimdiki zamanımız, geriye kalan zamandır. Her gün, eksilen bir gündür. Postmodern durumun şimdisi bize her daim genç dünyevi sonsuzluk iddiasıyla sunulmuştu; ölümsonrası durumun şimdisi ise yeryüzünün felaketi ve ortak yaşamın kısırlığı gölgesinde sunuluyor. Bu şimdinin zamanı artık bizi kutlamaya çağırmak yerine güvencesizliğe, doğal kaynakların tükenmesine, çevresel yıkıma, fiziksel ve ruhsal maraza mahkûm ediyor. Zamandan azade bir şenlikten geleceksiz bir zamana…

Bu değişimin ortaya çıkardığı sonuçlar, zaman analizinin ötesine uzanıyor. İktidar sistemlerinin, kimliklerin, hatta eylem anlayışımızın şekillenişi üzerinde de etkileri var. Postmodernite, modern siyasetteki biyopolitik dönemecin doruk noktası gibi görünüyordu. İlk kez Michel Foucault’nun çözümlediği ve ardından Giorgio Agamben’den Antonio Negri’ye başka yazarların geliştirdiği gibi, 18. yüzyıldan itibaren devlet ile kapitalizm arasındaki ilişki, bireysel ve kolektif yaşamın yönetiminin, iktidarın meşruluğu ve yönetimsellik uygulamalarının düzenlenmesi için merkezi önem taşıdığı bir biyopolitika sahnesinin oluşmasına yol açtı. Devlet emriyle asker veya polis kuvvetleri üzerinden gerçekleştirilen ölümler de oluyordu elbette; ancak biyopolitik rejimde bunlar istisnaiydi ve siyasal normale kıyasla başarısızlık addediliyordu. Günümüzdeyse biyopolitika nekropolitik yüzünü gösteriyor: Yaşamın idaresi sırasında ölümün üretilmesi artık bir eksiklik ya da istisna değil, normallik olarak görülüyor. Terörizm, yerinden edilmiş halklar, mülteciler, kadın cinayetleri, kitlesel katliamlar, intiharlar, çevresel nedenlerin yol açtığı kıtlık... Doğal olmayan nedenlerle ölmek artık marjinal ya da istisnai değil; siyasal düzeni bozmak bir yana demokratik kapitalist normallikte ve onun ilan edilmemiş savaşlarında şeref locasına oturmuş durumda. Hobbes’un ve modernitenin –barış ile savaşın uygarlıkla devlet alanının içini ve dışını oluşturduğu– siyasal düzeni alt edilmiş durumda. Aynı şekilde Kantçı ebedi barış ufku, yani dünya barışına doğru ilerleme yönündeki düzenleyici ideal de, artık mümkünler haritamızdan silindi.

Bu manzara karşısında kolektif eylem (ister siyasal, isterse bilimsel veya teknik olsun) artık bir deneyim alanı olarak değil bir acil durum, selamet, onarma veya kurtarma operasyonu olarak görülüyor. Çağımızın en tanımlayıcı kahramanları Akdeniz’de çalışan kurtarma ekipleri. Ardında geleceği olmayan bir geçmiş bırakmış, yönünü kaybetmiş sürüklenen bir hayatı kurtarmak için her an suya atlamaya hazır bedenleriyle, zamanımızın en radikal eylemini ifade ediyorlar. Hayat kurtarmak: o hayatın kendini olumlamaktan başka bir anlam ufku olmasa da. Tek ödül, kurtarma eylemi. Bir bakıma son yıllarda İspanya’da ortaya çıkan ve kimi kasaba, kent ve bölgeleri yöneten “yeni politika” da bu mantık çerçevesinde sunuluyor: Temel varlık nedeni, siyasal bir dönüşümden (yani gelecekten) ziyade toplumsal acil durum. Vatandaşları kurtarma eylemi olarak siyaset, toplumsal değişime dayalı kolektif bir tasarı olarak siyasetin önüne geçiyor. Bugün toplumsal hareketlerde ve eleştirel düşüncede bile sık sık “bakım”dan bahsediyoruz. Yeni devrim birbirimize özen göstermek. Feminizmden semt eylemlerine ya da yerel özsavunmaya varasıya, günümüzün en canalıcı temalarından biri bu belki de. Ancak bu kadar çok üzerinde durduğumuz bu “bakım”, gitgide daha fazla palyatif bakıma benzemeye başlamış olabilir.

Belki bu yüzden çağımızın kolektif hayal gücü zombilerle, Drakula figürleriyle, kuru kafalarla dolu. Daha şimdiden etrafımızı sarmış olan ölümün giderek daha çok farkına varırken gerçek ölüme –aramızdaki yaşlı ve hastalara, tecavüz edilip öldürülen kadınlara, sınırları geçmek için her tehlikeyi göze alan mülteci ve göçmenlere– nasıl tepki vereceğimizi bilemiyoruz. Ölümsonrası durum, bizim gerçek ölümümüzün değil çağımızın baskın anlatısının getirdiği tarihsel ölümün sonrasıdır. Bu anlatı nasıl oldu da bu kadar kolay zafer kazandı? Hayatın hem ekonomik hem de çevresel maddi koşullarının iyice zorlaştığı bir zamanda yaşadığımız aşikâr. Gezegenin ve kaynaklarının sınırlılığı bilimsel olarak kanıtlandı. İktisadi sistemin sürdürülemezliği de keza giderek daha bariz hale geliyor. Peki ama bizleri kendi sonumuzun böyle uysal, kabullenmiş failleri haline getiren iktidarsızlığımız, aczimiz nereden kaynaklanıyor? Henüz hayattaysak, yaşıyorsak, neden ölümsonrası (post mórtem) bir senaryoyu kabulleniyoruz?

Zamanın felaketi
Bu ölümsonrası durumda, ölümle olan ilişki, yaşanmışlığın üç boyutunda zamanı kateder ve onu felaket deneyimine tabi kılar. Ölümsonrası varlıklarız, çünkü uygarlığımızın geriçevrilemez ölümü bir bakıma zaten gerçekleşmiş olanın deneyimine ait. Walter Benjamin hem geleceğin yerine getirilmemiş vaatlerini hem de geçmişin kurbanlarını kurtaracak bir devrim hayal ediyordu. Selamete dair teolojik çerçeve içinde düşünülen bu devrim, zamanı yeniden başlatacaktı. Ölümsonrası durum ise bu devrimi tersine çevirir: hiç bitmeyen bir ölüm, zamanın sonunda gelmek yerine bizzat zamansallığa dönüşecek bir lanet. Zamanın felaketidir bu.

“Zamanın felaketi”, Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil’e atıfta bulunmak için kullandığı bir ifade. Çernobil Duası: Gelecegin Tarihi[3] kitabındaki “Eksik Kalan Hikâye...” başlıklı bölümdeki sözlerini doğrudan ve dikkatle okumalıyız:

"Ancak ben Çernobil’i, yeni bir tarihsel dönemin başlangıcı olarak görüyorum; (...) çünkü Çernobil, kendimize ve dünyaya dair önceki tasavvurlarımıza meydan okuyor. Geçmiş ya da gelecek hakkında konuşurken bu sözcüklere kendi zaman tahayyülümüzü yüklüyoruz aslında, ama Çernobil aşina olduğumuz zaman kavramını aşan bir felaket. (...)

Sonsuzluk alenen alev aldı. Filozof ve yazarlar sessizliğe gömüldü, kültür ve geleneğin tanıdık izlerinden yollarını ayırdılar. (...)

Bir gecelik vakitte tarihte başka bir yere göç ettik biz. Yeni bir gerçekliğe sıçradık ve bu gerçekliğin, sadece bilgimizin değil, tahayyülümüzün de sınırlarını aştığı anlaşıldı. Zamanın bağları koptu. Geçmiş ansızın âciz kaldı, bize yarar sağlayacak bir şey yoktu elinde, her konuya vâkıf (biz öyle inanıyorduk) insanlık tarihi arşivinde bu kapıyı açacak bir anahtar bulamadık. (...)

Çernobil’de en çok “olanlardan sonraki” yaşam hatırlanıyor: sahipsiz eşyalar, insansız manzara. Hiçliğe uzanan yollar, hiçbir yere ulaşmayan telefon telleri. Şöyle düşünürken yakalıyor insan kendini: Nedir bu? Geçmiş mi, yoksa gelecek mi? Geleceği kaydediyormuşum gibi geliyor bazen.

[B]ildiklerimiz artık bilgisizliğimize dair bir bilgi ile sınırlı.
Her şey değişti, biz hariç."

Çernobil, Verdun, Auschwitz, Hiroşima, Nagasaki, Bhopal, Filistin, New York, Güney Afrika, Irak, Çeçenistan, Tijuana, Midilli adası... zamanı yutup onu felakete çeviren sonsuz bir ölüm coğrafyası. Kitlesel ölüm, planlı ölüm, toksik ölüm, atomik ölüm. Milyonlarca insan kasıtlı olarak ölüme sürüklenirken onlarla birlikte insanlığın öznesi, tarihi ve geleceği de ölüyor. Postmodernitenin bitmek tükenmek bilmez bir şimdiki zamanda simulakrumunu yüceltirken inkâr ettiği ölümdür bu ama bugün, bastırılan her şeyin yaptığı gibi daha büyük bir şiddetle geri dönmektedir. Postmodern kültürün zaafı tam da burada yatar işte: Simulakrumun ebedi şimdiki zamanı, ölümden bahsettiği zaman bile ölümü unutmuş ve inkâr etmiştir. Sonluluğu ve kırılganlığı kabul etse de ölümdeki ölümü ya da öldürmekteki ölümü kabul etmez. Daha doğrusu, ölmekle öldürmek arasındaki, sonlulukla imha arasındaki, vadenin dolmasıyla cinayet arasındaki farkı görmezden gelir.

Jean Baudrillard’ın sezdiği gibi, simulakrum suçu gözlerden uzak tuttu. Böylece bugün zamanımızın geçmiş ve gelecek ufku olarak kabul ettiğimiz ölümün, faniliğimizden değil caniyane eğilimimizden kaynaklandığını görmemizi engelledi. Suçtur bu. Cinayettir. Eserleri de hayatı da yarım kalmış olan Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann bunu çok iyi anlamıştı; insan hayatının sonluluğu ile “ölüm türleri” dediği (Todesarten, tamamlanmamış roman dizisinin başlığıydı), ölümün toplumsal üretimini asla karıştırmıyordu. Boşuna felsefe okumamış ve 1940’lı yılların ortasında Heidegger’e ve ölüm felsefesine meydan okuyan doktora tezini boşuna yazmamıştı. Bachmann felsefe disiplininden uzaklaştıktan sonra araştırmasını tüm akademik süslerden arındırılmış kelimenin kendisine yöneltmiş ve hakiki bir kelime bulabilme ihtimaline duyduğu güveni korumuştu. Zamanımızın deneyiminin anlamını değiştiren bu hakiki kelimelerden biri, tam da cinayet’tir. Yarım kalmış romanı Malina’yı bu kelimeyle bitirir. Bu kelimenin bize ifşa ettiği hakikatten yola çıkıp Bachmann’a katılarak şunu söyleyebiliriz: Soyumuz tükenmiyor, seçilerek öldürülüyoruz. Bu dönüşle, kendi sonumuza dair algımızdaki bu kırılışla, ölüm artık zamanın sonuna yansıtılmak yerine günümüze gelerek kendisini oluşturan –ve ifşa edip mücadele etmemiz gereken– iktidar ilişkilerini açığa çıkarır. Soyu tükenme zamanı ile imha edilme zamanı aynı şey değildir, keza ölmekle öldürmek de farklıdır.

Yukarıda verdiğim alıntıda Aleksiyeviç, geçmişten kurtarılan yegâne şeyin “bilgisizliğimize dair bir bilgi” olduğunu söylüyor. Başka bir deyişle, radikal eleştirel sorgulamanın uçurumundan geçtiği için, daha hakiki bir bilgiye açılan kapı olan eski Sokratesçi bilmeme durumu. Miras alınmış anlamın dışında olduğunu ilan eden bu egemen tavırdan doğan “bilmeme”, toplumsal bir lanet olarak cehaletin tam tersidir. İktidarın kodlarını, mesajlarını, argümanlarını anlamaya ve kabul etmeye karşı bir başkaldırı tavrıdır.

Bence bugün eleştirel düşüncenin önündeki başlıca görev, ölümsonrası ideolojiye karşı başkaldırı ilan etmek. Her türden başkaldırı, intihara veya kendinden menkul bir tavra dönüşmemek için, konumunu destekleyecek ve paylaşacak araçlara ihtiyaç duyar. Bugün, dogmalara ve siyasal etkilerine karşı kişisel ve kolektif mücadele becerimizi bize geri kazandıracak kavramsal, tarihsel, poetik ve estetik araçlara ihtiyacımız var. Bu nedenle, safdilliğe karşı radikal bir mücadele anlamına gelen Aydınlanma projesinin güncellenmesini öneriyorum. Aydınlanma mirasını, Avrupa’nın dünyayı sömürgeleştirip biçimlendirdiği modernleşme projesinin felaketi üzerinden devraldık. Bugün bu projenin ve yol açtığı sonuçların eleştirisi, Avrupa’nın içinde ve dışında modernleşme projesine bir işgal, bir dayatma olarak maruz kalan bütün insan ve insandışı kültürler ve yaşam biçimleriyle el ele sürdürülmeli ve geliştirilmelidir. Bunu hep birlikte yapmalıyız, çünkü modernleşme programı ortak dünyamızın sınırlarını tehlikeye atıyor. Ancak bu eleştiri, tam da ilerleme dogmasının ve ona denk düşen safdillik biçimlerinin eleştirisi olduğu için, bizi bir kez daha bir proje değil de tutum olarak, dogmalara ve onlardan çıkar sağlayan güçlere bir meydan okuma olarak Aydınlanma’nın köklerine götürecektir.

Aydınlanma fırtınası, Aleksiyeviç’in ifadesiyle, tam da bilgisizliğimize dair bilginin gücüyle kopartılacaktır. Kuşkuculuk değildir bu: Düşüncenin yerleşik bilgilere ve otoritelerine karşı verdiği mücadeledir söz konusu olan; şu inanca dayalı bir mücadele: Durumumuzu düşünerek iyileştirebiliriz ve sadece şu ya da bu şekilde bu amaca katkıda bulunabilecek şey düşünülmeye layıktır. Bu inancı tazelemek, modernitenin dünyayı geleceksizliğe mahkûm ettiği o geleceği kurtarmaya çalışmak değildir. Tam tersine: Yaşanabilir bir zamanı yeniden örebilmek için ipuçları toplamaya başlamak demektir. Bu inanç, kimsenin tekelinde olamaz: ne bir toplumsal sınıfın, ne entelektüellerin, ne belli toplumsal kurumların. Keza ne de Avrupa kültürel kimliğinin. “Size inanmıyoruz,” diyebilmek, düşüncenin ortak gücünün en eşitlikçi ifadesidir.

*Bu yazı, Marina Garcés’in Yeni Radikal Aydınlanma: Ortak Bir Dünya İçin Felsefe kitabından seçilmiş bir parçadır. Müge Gürsoy Sökmen’in çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.

Günther Anders, Die Antiquiertheit des Menschen, 1. Cilt, Münih: C. H. Beck, 1956; Türkçesi: İnsanın Eskimişliği (iki cilt birlikte), çev. H. Belen, H. Ertürk, Alfa, 2026. ↩︎

Jean-François Lyotard, La Condition Postmoderne, Paris: Minuit, 1979; Türkçesi: Postmodern Durum, çev. İsmet Birkan, BilgeSu, 2013. ↩︎

Svetlana Aleksiyeviç, Çernobil Duası: Geleceğin Tarihi, çev. Aslı Takanay, Kafka, 2017, s. 45-60 (muhtelif sayfalar). ↩︎