Barajla yaşamaya mecbur muyuz / Ahmet Demirel

12 Eylül 1980 darbesinin hemen ardından Türkiye yüzde 10’luk seçim barajıyla tanıştı. 30 yıldan beri seçimlerde uyguladığımız böylesine yüksek bir baraj, Türkiye dışında, bir de çoğumuzun adını bile duymadığı Seyşel Adaları’nda var!

Türkiye’de 1983 seçimlerinden bu yana milletvekili genel seçimlerinde yüzde 10’luk bir ülke barajı uygulanıyor.
 Buna göre milletvekili genel seçimlerinde Türkiye genelindeki oy oranı yüzde 10’un altında kalan partiler, mesela bir ildeki bütün oyları almış olsalar bile, hiçbir ilden tek bir milletvekili bile çıkartma hakkını elde edemiyor, Meclis’e temsilci gönderemiyorlar. Bu partilerin halkın oylarıyla hak ettikleri milletvekillikleri, barajı aşan öteki partiler arasında paylaştırılıyor.
Bir de dünyaya bakalım ve bu açıdan rakiplerimizi tanıyalım.
Hint Okyanusu’nda Madagaskar’ın kuzeydoğusunda irili ufaklı 115 adadan oluşan, 84.000 nüfuslu ada devleti Seyşeller’de 34 üyeli meclisin 25 üyesi, İngiltere’deki gibi, dar bölge sistemiyle, kalan 9’uyüzde 10 barajını aşan partiler arasında orantılı olarak dağıtılıyor. Avrupa’nın ortasında daLihtenştayn adında küçük bir prenslik var. Bir ucundan bir ucuna üç saatte yürünebilen, 36.000 nüfuslu bu ülkenin 25 üyeli parlamentosunun seçimlerinde yüzde 8 baraj uygulanıyor.
Dünyanın en yüksek barajını kurma konusunda birincilik bizim mi, Seyşellerin mi, tartışılabilir ama iki ülkenin de Lihtenştayn’ı kesin olarak geçtikleri çok açık. Benim bildiğim ve senelerdir etrafıma da sorup duyduğum kadarıyla, dünyada barajın yüzde 8 veya yüzde 10’a ulaştığı başka da bir ülke yok!
Şahaneyiz yani!

Baraj niye kondu?
Geçen hafta Tarihin Sesi’nde 1908’den 1980’e kadarki seçimleri ele almıştım.
Kaldığımız yerden devam edelim.

12 Eylül 1980 darbesi
 araya girince, Türkiye seçim tarihinde iki seçim arasındaki en uzun aralık yaşandı. 1977 seçimlerinden bir sonraki seçim tam altı yıl sonra 1983’te yapılabildi. Yeni dönem açılırken seçim kanununa getirilen en önemli yenilik yüzde 10’luk ülke barajı oldu.
Hemen bu barajı koyan darbecilerin gerekçelerine bakalım.
12 Eylül 1980’te Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülke yönetimine el koyan ve kendilerini Milli Güvenlik Konseyi (MGK) olarak adlandıran ve halen yargılanmakta olan darbeci heyetin başkanı OrgeneralKenan Evren, 23 Ekim 1981’de, 160 üyesinin 40’ını doğrudan, 120’sini de valilerin önerilerini değerlendirerek bizzat atadığı sözde parlamento Danışma Meclisi’nin açılışında üyelerine şöyle seslenmişti: “Anayasa kadar önemli olan bir kanun da, Seçim Kanunu olacaktır. Küçük küçük partilerin koalisyon döneminde ne kadar müşküller çıkardığını, iktidarda kalabilmek uğruna bu küçük partilere ne tavizler verildiğini hep beraber gördük ve yaşadık (...) Parti enflasyonunu önleyecek bir seçim sistemini bütün millet sizlerden beklemektedir.
Danışma Meclisi, gelen bu direktif doğrultusunda yaptığı çalışmalar sonucunda, bahsi geçen “temel sorunları” gidermek üzere biri ülke genelinde, öteki seçim çevresi özelinde olmak üzere iki ayrı baraj getiren bir seçim sisteminde karar kıldı. 10 Haziran 1983’te yürürlüğe giren 2839 sayılı Seçim Kanunu’na göre, ülke genelindeki geçerli oyların yüzde 10’undan daha düşük oy alan partilerin Meclis’te tek bir milletvekili ile bile temsil edilmelerinin önü kesinlikle kapatılıyordu. Seçim Çevresi Barajı ise Türkiye’nin daha önce tanışık olduğu bir uygulamaydı: Daha önce, bir kez, 1961 seçiminde uygulanmış, ama sonra, geçen hafta yazdığım gibi, Anayasa Mahkemesi kararıyla bundan mecburen vazgeçilmişti. Hatırlatalım: Seçim Çevresi Barajı, o seçim çevresindeki geçerli oyların o seçim çevresinden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Örneğin iki milletvekili çıkacak illerde baraj yüzde 50, üç milletvekili çıkacak illerde yüzde 33,3, dört milletvekili çıkacak illerde yüzde 25, beş milletvekili çıkartacak illerde yüzde 20 gibi. İllerde bu oranları aşamayacak olan partiler, ülke genelinde yüzde 10’u geçmiş olsalar bile, o ilden milletvekili çıkartamayacaklardı.
Kısaca kanun, partilerden, önce, ülke genelinde yüzde 10’luk bir oy oranını aşarak temsile hak kazanmalarını istiyor; bu da yetmiyor, seçim çevrelerinde de, artık oran her neyse, o kadar oy almalarını istiyordu.
Yani, baraj üstüne baraj...

Peki, neden yüzde on?
Eski bir İngiliz sömürgesi olan Seyşeller, Türkiye’deki darbeden dört yıl önce 1976’da Commonwealth üyesi bağımsız bir cumhuriyet olmuştu. Türkiye’deki darbeden üç yıl önce, yani oranın bağımsızlığından da bir yıl sonra, 1977’de orada da bir darbe olmuştu. 1979’da oranın darbecileri yaptıkları anayasayla ülkenin tek partili “sosyalist” bir devlet olduğunu ilan edivereceklerdi. Bu küçük “sosyalist” devletin tek partili sistemi 1992’ye kadar sürdü. Ama bugün de hâlâ sözde çok partili, ama fiilen tek partili bir sistemleri var. Mesela son 2011 seçimlerinden sonra meclislerine tek bir muhalif milletvekili bile giremedi. Bütün milletvekillikleri darbenin devamcısı partiye ait.
Bu bilgiyi vermemin nedeni şu: Danışma Meclisi, Kenan Evren’in direktifi doğrultusunda yüzde 10’luk ülke barajını getirirken, o dönem itibarıyla olmazdı ya , eğer itiraz etme cesaretini gösterebilecek olan birileri çıkarsa onlara,”niye itiraz ediyorsunuz, bakın aynı durum Seyşeller’de de var” diyemezlerdi. 1980’lerin başında tek örnektik ve tek başımıza dünyanın en yüksek barajını kurmuştuk! Seyşeller’in rakibimiz olması sonralarının işi...
Gerçekten. Niye birtakım ülkelerde olduğu gibi biz yüzde 3’ü veya 5’i değil de yüzde 10’u tercih ettik.
Bunun temel nedeni 1977 seçimleri. CHP’nin yüzde 41,3 oy oranıyla birinci parti olarak çıktığı seçimler...

1977 seçiminin doğurduğu kriz
1977 seçimleri tam bir kriz doğurmuştu. Mesela birilerine “450 üyelik bir parlamentonun üyelerini, seçim falan olmadan, kendi ellerinizle, istediğiniz partilere, istediğiniz gibi dağıtın, ama kesinlikle kriz çıkartacak bir dağılım olsun” denseydi, “kriz çıkartma” görevini üstlenecek olanlar böylesi bir dağılımdan daha iyisini bulamazlardı!
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile Adalet Partisi (AP) arasında tam bir kutuplaşma ve zıtlaşmanın olduğu o yıllarda, Meclis’teki 450 sandalyenin 213’ünü Bülent Ecevit’in CHP’si, 189’unu Süleyman Demirel’in AP’si, 24’ünü Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP), 16’sını Alparslan Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), 3’ünü Turhan Feyzioğlu’nun Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP), birini Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Partisi (DP), 4’ünü de bağımsızlar kazandı.
Hükümeti kurabilmek için 226 milletvekilli gerekiyor, ama CHP’nin 13 eksiği kalıyordu. CHP kendine ortak bulamıyor, 13 eksiğini tamamlayamıyordu. AP, MSP, MHP biraraya gelse 229 oluyor, 226’yı kıl payı aşabiliyordu. Öyle bir dağılımdı ki CGP’nin üç, DP’nin bir, bağımsızların da dört oyu bile altın değerindeydi.
Seçimden hemen sonra Ecevit bir azınlık hükümeti kurdu. Sayı zaten yetmiyordu, güvenoyu alamadı, bir ay içinde düştü. Yerine, 21 Temmuz 1977’de AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, yanına MHP ve MSP’yi alarak İkinci Milliyetçi Cephe’yi kurdu. (Demirel Birinci Milliyetçi Cephe’sini 31 Mart 1975’te kurmuş, bu cephe hükümeti 1977 seçimlerine kadar işbaşında kalmıştı.)
İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ancak beş buçuk ay dayanabildi. CHP tabandan gelen iktidar olma arzusunun da etkisiyle koalisyonun altını oydu. Ecevit, “kumar borcu olmayan milletvekilleri arıyorum” diye ortaya atıldı ve aradığını buldu!
Ecevit, bir gece İstanbul’da Güneş Motel’de, 11 AP’li milletvekilli ile buluştu ve onlara yeni kurulacak kabinede bakanlık sözü vererek, hepsini partilerinden istifa ettirdi. Bu 11 milletvekili altın değerindeydi. En azından, bu sayı, zaten bıçak sırtında giden Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni düşürmek için fazlasıyla yeterliydi. Hükümet düşer düşmez AP’den istifa edenlerin ve bağımsızların yanı sıra CGP’nin üç, DP’nin de bir oyunu da kazanarak ve tabii ki CHP’yi destekleyen milletvekillerinin ve partilerin her üyesine birer bakanlık verilerek, bıçak sırtında gidecek olan CHP ve minyatürler koalisyonu kuruldu. İstifa eden AP’lilerin birine bakanlık verilmedi ama o da hükümeti destekledi. Bakanlıkların sayısı da “lüzumsuz işlerden sorumlu falanca bakanlığı” diye artırılarak istifacıların her birine kabinede yer açıldı.
5 Ocak 1978’de çalışmalarına başlayan bu hükümet, şaşırtıcı bir biçimde, 12 Kasım 1979’a kadar, yaklaşık iki yıl görevde kaldı. 1979 sonbaharında yapılan Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme seçimi ile aynı zamanda yapılan boş olan beş milletvekilliği için ara seçimde CHP tam anlamıyla bir hezimete uğramış ve Ecevit, hükümetin istifasını açıklamıştı. Aslında bu da bir ilkti. Ecevit’in iktidarı sürdürme şansı var ve Meclis’te düşürülmesi neredeyse imkânsızken, sadece “oyum düştüdiye istifa etmişti. Bilemiyoruz tabii ki, belki yapılan işten kendisi de bunalmıştı. Ama kendisine hüzün verdiği açık olan bir şey vardı ki, o da, senelerdir CHP’nin kalesi olan Edirne’de bile milletvekilliği ara seçimini AP’ye kaptırmış oluşuydu! Tek bir milletvekili bile değerliyken, sonuç 5-0’dı.
Ecevit’in istifasının ardından bu kez Demirel bir azınlık hükümeti kurdu ve bu hükümet 12 Eylül darbesine kadar işbaşında kaldı. Demirel hükümeti, kendisini dışarıdan destekleyen MSP ve MHP’ye rağmen 226’yı zaten bulamıyordu. Bir de Erbakan “hükümeti kerhen destekliyoruz” diyerek başbakana taleplerini birbiri ardına sıralıyor ve istediklerini hep elde ediyordu. Hatta 12 Eylül 1980’e bir hafta kala, 5 eylülde Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen hakkında “milli menfaatlere aykırı politikalar izlediği, İsrail’le gizli görüşmeler yaptığı” gerekçesiyle bir gensoru önergesi vermiş ve CHP’nin de desteğiyle 231 güvensizlik oyuyla, Erkmen’e Türkiye’nin cumhuriyet dönemi siyasal hayatında gensoruyla düşürülen ilk bakanı olma unvanını kazandırmıştı. İşte kerhen destek böyleydi!

Tekrar yüzde 10’a dönersek
Kenan Evren’in kafasında üç yıldır süren bu kriz çok tazeydi. Evren, Türkiye’de 1975’te yavaş yavaş başlayan, sıkıyönetime rağmen hızla devam eden ve darbenin olduğu gün, nasıl olduysa birden bire bir gün içinde biten, adeta bir iç savaşı andıran şiddet olaylarını bu hükümetlerin beceriksizliğine bağlıyordu. Demirel hükümetinin işbaşına gelir gelmez açıkladığı ve Türkiye ekonomisini kökünden değiştiren 24 Ocak kararlarının uygulaması da istikrarsız hükümetlerle sürdürülemezdi.
İki partili bir sistem düşündü. Biri eski sağ partilerin oyalarının hepsini toplayacak bir sağ parti, öteki de güya “sol” görünümlü, ama aynı yolun yolcusu olup eski CHP’nin oylarını toplayacak bir başka parti. Bu planda üçüncü bir partiye yer yoktu. İktidar seçimlerde değişse bile, bu partilerin ya biri ya da öteki yola devam edecekti.
Oy oranlarına bakıldı. Asıl oyları CHP ve AP topluyordu. 1969’dan beri giderek yükselen MHP, 1977’de en çok yüzde 6,4’ü bulmuş, MSP en çok 1973’te 11,8 olmuş ama 1977’de yüzde 8,5’e gerilemişti. 1973’te yüzde 11,9 olan DP ise 1977’de silinmiş ve yüzde 1,9’a düşmüştü. Öteki partilerin oy oranları ise çok daha düşüktü.
Böyle bir seçmen tercihi varken MHP ve MSP’yi silmek için yüzde 5, yüzde 6 falan işe yaramaz, onlar yine Meclis’e girer, iki partili mühendislik planını kolayca bozabilirlerdi. Radikal davranıldı ve dünyada Seyşeller’de bile bulunmazken, yüzde 10 barajı tercih edildi. Onunla da yetinilmedi; içlerinden biri, günün birinde, yüzde 10’u bulacak olsa bile, Meclis’e hak ettiği kadar değil, sadece üç beş milletvekili sokabilsin diye, yüzde 10’un yanına bir de yüksek seçim çevresi barajları kondu. Kenan Evren’in deyimiyle “netekim” bu da ara sıra işe yaradı. Mesela 1991’de Ecevit’in yeni partisi Demokratik Sol Parti oyların yüzde 10,8’ini alacak, ama 450 kişilik meclise sadece yedi milletvekili gönderebilecekti çünkü bir sürü yerde seçim çevresi barajına takılacaktı.

Sonra ne oldu?
Darbeyi izleyen ilk seçim olan 1983 seçimi, siyasi mühendisliğin tahayyül ettiği gibi işlemedi. Darbecilerin kafalarında kurdukları ve uygulamaya sağda Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), solda Halkçı Parti (HP) olarak geçirdikleri sistem iflas etti ve son anda Turgut Özal’ın başkanlığında kurulan ve mecburen seçime katılmasına izin verilen Anavatan Partisi oyların yüzde 45,1’ini aldı. Barajlar olmadığı takdirde tek başına iktidar olamayacak olan bu parti, seçim çevresi barajlarından yararlanarak, 400 kişilik mecliste 189 milletvekilliği yerine, MDP’nin hakkı olan 16, HP’nin hakkı olan yedi milletvekilliğini de kazanarak 212 milletvekili çıkarttı ve tek başına iktidar oldu. Seçim çevresi barajı olmasaydı, trenin son vagonuna son anda yapışan ANAP tek başına iktidar olamıyordu. Darbeciler kendi silahlarıyla vurulmuş, son anda kurulan bir partiye tek başına iktidar olmaimkânını altın tepsiyle sunmuşlardı. (Buradan ANAP’ın 12 Eylül partisi olmadığı sonucu çıkmasın; söylediğim sadece Kanan Evren planında yeri olmadığı ve planın terse işleyip, kendi kurduğu sistemle, iktidarı planı dışındaki bir partiye altın tepsiyle sunmak zorunda kalmasıdır.)
Bu haftaki niyetim bugüne kadar gelmekti. Ama yine yerimiz bitti. Belki daha hayırlı bir iş yaptık ve yüzde 10 ucubesinin gerekçelerini hep birlikte düşünmeye başladık. Haftaya daha 1983 seçimlerinde başlayan siyasi mühendisliğin iflasının bugüne kadarki seyrini takibe devam edip, siyasi mühendisliğin hayat tarafından nasıl duvara çarpıldığını izlemeye devam edeceğiz.

Not:
 Lihtenştayn’daki yüzde 8’lik baraj konusuna dikkatimi çeken öğrencim Nur Sinem Kılıç’a teşekkür ederim.

Arşiv